5 şehir @ 21 saat
Gezginlik konusunda her geçen gün kendimi aşmaktayım. Ver elini orası, uzat bacağını şurası gezmekteyim. Geçen Şubat-Mart aylarında 26 günde 8 şehir gezip coşmuştum bi. Ama artık çoktandır daha uzun süreli, az koşturmalı, sindire sindire, sakin bi şekilde gezmekteydim. Ki gelmedi bana bu sakinlik sanırsam ki bi hareket daha çekiym dedim. Ve Çarşamba Urfa'dan ayrılıp 21 saatte 5 şehirde bulundum peşpeşe: Urfa-Antep-İstanbul-Yalova-Bursa. Kuzen düğünü için yaptığım İstanbul seferime birazı mecburen, birazı isteyerek 80 günde devrialem havası kattım. Azcık anlatalım:
26.07.06 - 13.00> Vakit itibariyle Urfa'da son dakikalarımdı. 5 şehirlik rotam için yola çıkmak üzere Urfa topraklarından ayaklarımı çekip otobüse atladım ve Antepe doğru yola koyuldum. Alabildiğine dümdüz ve sapsarı topraklar üstündeki ip gibi Urfa-Antep yolunu İsmail YeKa'dan Allah Belanı Versin'i saymazsak güzel yöre türküleri eşliğinde gittim. Bu arada bu yolu daha önce 2 defa gitmeme rağmen büyük ihtimalle uyuyor olduğumdan göremediğim Birecik Köprüsünü ve üstüne kurulmuş olduğu şu ünlü zalım Fırat'ı bu sefer gördüm. 720 mt. uzunluğuyla Türkiye'nin en uzunlarından olan köprünün yapımının tam 50. yılı bu yıl. Hemen araya eğitici blogcu özelliğimi de katmış oliym ;)
- 26.07.06 - 15.30> Artık Antep otogarındaydım. Antepe tek geliş amacım beni İstanbula atacak uçağa binmekti ve uçak 19.30daydı. Yani Antepte takılacağım 4 saatim vardı. Otogardan şehire indim, biraz takıldım ortalıkta. Bu arada guruldayan midemi yatıştırmak için girdiğim Mado'da wireless avcısı bi onlayn delisi olarak yandaki Tuğcan Otelden bağlantı çektiğini farkedip nete takıldım. Burdan reklamlarını yaparak hüplettiğim bağlantılarının karşılığını vermişimdir umarım :) Bu arada aklım "bırakamaşşınıj beyfemdi" diyen kıza rağmen THY ofisinde bırakıp kaçtığım bavulumdaydı. Bombalı çanta sanılıp operasyon düzenlenmediğine emin olmak için ara ara balkona çıkıp bakmak zorunda kaldım. Neyse efenim vakit öylece aktı geçti ve her nedense şehrin epey dışında, kuş uçmaz kervan geçmez
bi yere yapılmış olan Gaziantep Havaalanına servisle attılar bizi. Amerikan filmlerinde şu otların falan yuvarlandığı boş havaalanlarında gibi hissettim kendimi. Kocaaa bi havaalanının içinde tek bi uçağın yolcuları ve hizmet ettikleri yolculardan çok fazla sayıda olan görevliler. Bu arada orada da tutamadım onlayn deliliğimi ve TTwineti kullanarak bağlandım gine beklerken. Yarım saatine 3,5 YeTeLe alıyo insafsızlar, ama neyse heryerde kullandığım beleş bağlantılara saydım ;) Neyse efenim bu vakitlerde böyle geçti ve 19.30 itibariyle İstanbula inmek üzere ayakları yerden kestik.
- 26.07.06 - 21.00> Veee İstanbul. Memleketim, gözümün nuru, canım ciğerim, hayatım bebeğim..... 2 ay sonra tekrar kutsal topraklara ayak basmıştım. Daha noolsundu. Şerefine İstanbul'a geldiğim düğünün kına gecesi icra edilmekteydi ve ben de direk oraya geçip geceye dışardan destek veren delikanlılara dahil oldum. Sonrasında evim şeker evime geçip henüz tamamlamadığım yolculuğumun 2. kısmı öncesi dinlendim bikaç saatliğine de olsa. Sonra sabahın 6,5unda kalkıp 7,5daki Yalova feribotuna atladım.
- 27.07.06 - 08.45> Yalova'ya ayak bastım. Yalova sadece bi ara duraktı aslında. Feribottan inip otobüse atladım. Bu yolculukta en kısa kaldığım şehir olmasına rağmen yine de buraya da ayak basmış oldum sonuçta.
- 27.07.06 - 10.00> Terminalde otobüsten atlayıp Bursa topraklarına temas ettiğim an itibariyle sonunda yolculuğumun son durağına ulaşmıştım. Tam 21. saatte 5. şehir topraklarına ayak basmaktaydım.
21 saatte 5 şehir maceram böyle geçti işte. Bu yolculuk için toplam 9 araç kullandım. Sırasıyla: Araba-otobüs-taksi-minibüs-uçak-araba-tramvay-deniz otobüsü-otobüs. Kara, Hava ve Deniz olmak üzere tüm yol türlerini kat ettim. Valla biraz yordu ama olsun memnunum ben hayatımdan. Gezmeye devam ;)
"Çalışmak ayıp değil"

Cumartesi günü Urfa'da gezerken ara sokaklara girdim biraz da. O arada bi semt pazarına rastladım. Bi bakiym dedim nedir, nasıldır, burdaki pazarlar. Var mıdır İstanbuldakilerden bi farkı. Varsa nedir vs. vs... Gördüğünüz gibi bi pazar bile kafamda bin türlü soru işareti oluşturabiliyo. Kafa karışık şu sıralar zaten. Neyse mevzuya dönelim.
Gezdik baktık ki bildiğimiz pazar işte. Patates, soğan. Domates, biber, patlıcan. Bildiğimiz gibi altta tahta tezgahlar, üstte çadır brandaları, yolun ortasına dikilmiş direkler vs... Bunlar sıradan
pazar manzaraları.
Farklı bişey dikkatimi çekti:
arabacı çocuklar. Bildiğimiz inşaat tipi el arabalarını kapmışlar pazara gelenler için taşıyıcılık yapıyolar. 5 metrede bi "araba lazım mı abi" sorularına maruz kaldım. Ortada bi oraya bi buraya koşup müşteri kapmaya çalışıyolar. Kapanlar mutlu, el arabalarına torbaları düzenli yerleştirmekle meşgul. Arabalar bizim tipik "
ekmek teknesi" mantığımızla özene bezene boyanmış, bazıları süslenmiş. Sonra asıl ilgimi çeken şeyi gördüm arabalardan birinde: "Çalışmak ayıp değil" yazmış bitanesi arabaya. Hoşuma gitti. Resmini çekmek istedim ama sonra utandırırım diye vazgeçtim.

Pazarın çıkışında iki çocuk vardı: Müslüm ve İbrahim (sağda). Onlarla lafladım biraz. Pazarı gezenlerin taşıyıcılığını yapıp evlerine kadar da götürüyolarmış ve bilin bakalım ne kadar alıyolarmış bunun için: 1 YTL. Evet buralarda bi sürü çalışan çocuk var. Hatta şöyle diyim geliri belli bi seviyenin üstündeki aileler hariç bütün çocuklar çalışıyo nerdeyse. Burdakiler gibi yük taşıyıcılar dışında, kebapçılardaki garsonlar, komiler, Balıkgöl civarında ufak çapta turist rehberleri, şehirde tartıcılar, ayakkabı boyacıları, işportacılar, selpakçılar, sakızcılar... Peki ya dilenci? Hayır cidden hiç dileneni görmedim. Çok ufak paralara bi çok iş yapıyolar. Bikaçının müşterisi oldum ve genelde de cebimde ne kadar bozuk varsa verdim. O andaki yüzlerini görmeniz gerek. Ama kesinlikle utanma yok o bakışlarda. Ee ne yazmıştı o arabacı çocuk?: "Çalışmak ayıp değil"
Urfa'ya gidip fastfooda talim etmek

Evet
aşağıda ballandıra ballandıra anlattığım gece güzeldi tabi. Ama sonrası biraz kötü oldu.
Sıra gecesinin sabahına karnımda sancılarla uyandım. Sonra gün içinde sancılar biraz dindi, ama mide bulantısı ve halsizlik aldı yerini. Akşamı zor ettim. Ettim ama akşam bi de ateş eklendi bunlara. Ben hala ciddiye almamakta ısrarcıydım ama bi arkadaşın da ısrarlarıyla bi doktora görüniym nolmaz nolmaz dedim. Bikaç tahlil sonrası doktor konuştu:
- Beyfendi
dizanteri olmuşsunuz, amipli hem de.
- Ohaaa!
Sadece yediğim bişilerin dokunduğunu düşünen ben dumur oldum tabi. Gerçi haklıydım sebep yediğim bişilerdi; ama dokunmamış, sertçe bi geçirmişti. Steril olmayan yiyecek ve içeceklerden bulaşan bi virüs sebep oluyomuş meğer. Bi de bu hastalığın sadece tarih kitaplarından bildiğim bişi olması daha da bi garip yapmış; nedir ne değildir bilmediğimden de bi tırsıntı olmuştu tabi. Nostaljiyi, geçmişe ait şeyleri severim, böylece hastalık konusunda da geçtiğimiz yüzyıldan bi flaşbek yapmış olduk. Meğer buralarda henüz out olmamış
bu hastalık.

Gelelim bu yazıyı yazma amacıma. Laf olsun diye hasta oldum etttim diye anlatmıyorum tabi. Tecrübelerimi aktarayım sizlerin başına gelmesin dedim.
Diyeceğim odur ki bu taraflara yolunuz düşerse yediğiniz, içtiğiniz şeyler konusunda dikkatli olun. Tamam buralar yeme içme yeri kebap güzel, çiğköfte güzel... tabi ama en azından öyle heryerde herşeyi yemeyin. Su ve diğer içeceklerin açık olanlarını içmeyin. Yediklerinizin iyi pişmiş olmasına dikkat edin.
Bu olay olduğundan beri paranoyaya kapıldım. Normalde hiç böyle şeyleri sallamayan ben her yediğime dikkat eder, herşeyden kıllanır oldum. İşte resimde gördüğünüz gibi tost most yiyorum, çorba içiyorum falan. Urfa gibi yeme faaliyetinin cennetlerinden birinde olup da bunlara talim etmek nası bişi biliyonuz mu? Hani böle filmlerde çölde sürünen adamın önünde suyu yere dökerler ya kötü adamlar; işte şimdi o duyguyu anlıyorum :) Neyse çok sürmez zaten 3 gün sonra gine sınırsız takılmaya başlarım, atın ölümü arpadan olsun :P
Ha bunları dedim diye çok da abartıp korkmayın tabi, kanser diil sonuçta, basit bi hastalık aslında. Sadece adı korkutuyo, yoksa 2 gün rahatsız etti, geçti gitti Allah'a şükür. Hemen teşhis konursa ilaç tedavisiyle 1 hafta 10 günde geçiyomuş. Nitekim şu anda iyiyim.
Bu arada "buralar" falan dedim diye hepten de zan altında bırakıp gözünüzü korkutmak, kötü bi imaj oluşturmak istemem. Bilmemkaçbinde bi ihtimaldi belki, o da benim başıma geldi. Herşeye rağmen gelin buralara, gezin, görün, havasını alın. Güzel buralar ;)
Urfa'ya Paşa Geldi
Bu yeni duyduğum türküdeki paşa gibin hissettim, daha geldiğimin ertesi akşamı sıra gecesinde bulunca kendimi. Halbuki işin aslı, sadece kaynanamın seviyor olduğuydu, tam da önceden planlanmış bi gecenin üstüne gelmişim meğer. Ama gine de insanın ilk senaryoyu kabullenesi geliyo tabii.

Yemeğe gidiyoruz diye götürülünce yanıma kameramı almadım. Ne bileyim burda zaten akşam yemeğe gitmenin sıra gecesine gitmek demek olduğunu. Eh mecburen cep telefonuyla çektim geceyi ne yazık ki. Neyse hiç yoktan iyidir tabi.
Yıldız Sarayı Konukevi'ndeydik.
Bekir Çiçek ve ekibiyle eğlendik; dillerine, ellerine sağlık. Eğlendik beraberinde de çatlayana kadar yedik tabi ayıptır sölemesi. Garsonlar getir getir bitiremedi. Önce salatalar, ezmeler, çorbalar, sonra onların dibini sıyırırkene
Nemrudun Kızı eşliğinde içli köftelerimiz geldi. Ve tabi assolist olarak
kebaplarımız. Yalnız öyle güzel türküler çalıyodu ki o sırada onlara eşlik edip bi de video kaydetmekten baya bi uzun sürdü tüketmek.

Efenim işimizi bitirince sofralar toplandı ve
sanatçımız çıktı ortaya. Tabi halaysız da olamazdı, o da
ifa edildi. Eh Urfa'ya kadar gitmişken bi de
Kürtçe türkü dinlemeden de etmedik. Bütün bunlar olurken bi taraftan
çiğköftemiz yoğrulmaktaydı tabi; videolarda arka planda dikkatinizi çekmiştir. Bu arada bi
çiğköfte türküsü olduğunu da dinleyerek öğrenmiş oldum.
Çiğköfteleri götürürken söylenirmiş sıra gecelerinde.

Eh son olarak
çaylarımızı da içtik. Bekir üstad hala sölemeye devam ediyodu, maşallah ne gırtlak var adamda bea. Haaa bu arada adını hep duyup da güldüğümüz ama hiç yemediğim
şıllık tatlısını da yemiş oldum. Kapanışı da açılışdaki gibi Urfa'nın etrafı.. ile yaptık, ama bu sefer hep beraber. O duyduğunuz tek ses benim oluyo, eh coşmuşuz biraz :)
irfy @ Urfa
Mersin'deki vademi de doldurup dün itibariyle anlı Şanlı Urfa'ya teşrif etmiş bulunmaktayım. Mersin'i de geride bıraktım, artık "
Urfalıyam ezelden...". Profesyonel düşünmek lazım, her devrin adamı olmak lazım. Neyse..
Kavrulacaz diyerek geldim, ama yağmurla karşılandım. Gerçi eninde sonunda kavrulcaz da kaç günü kurtarsak kardır, işte. Daha ilk günden kebap yüklemesine de başladık. Aman diyim ya, önünü almak lazım baştan, Urfa girişinde 5 kilo garantisi veriyolar zaten.
Döndüüm!

OK, bitti iş güç, feraha erdim.
Bi haftadır yoğun bi tempodaydım, herşeyden eli ayağı çekip harıl harıl çalıştım, gece gündüz.O yüzden yoktum ortalıkta, blogda da kısa kısa haberler verebildim ancak. Millet Bodrum'dan telefon açarken, ben otel odamda rapor hazırlıyodum, peeehh. Bi hafta iyi sürtüldü burnum. Artık daha akıllı olcam, söz.
Bu arada anlatıcak bi sürü şey oldu, onları birbir aktarıcam irfyce bi şekilde.
Ayrıca Mersin maceramın sonuna geldim artık, duyurulur.
Pazartesi gününden itibaren peygamberler şehri Urfa'dan sesleneceğim size. Teeey teey...